Sürdürülebilirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sürdürülebilirlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2009 Perşembe

İlerleme İnancı


Sürdürülebilirlik yaşamımdaki en önemli kavramlardan biri son yıllarda. Özellikle son iki yıldır bu konuda detaylı olarak okumaya çalışmama rağmen, yetmiyor. Çevre koruma ve sürdürülebilirlik üzerine yazılmış olan kitap ve makaleleri okuma gayretim sürüyor, okuma listem artarak uzamaya devam ediyor.

Sürdürülebilirlik kavramı içerisinde dünyada gelişim temel prensiplerinden biri sayılan ilerlemeye bakış açısı ve inanç değişiyor. İlerlemeyi düşündüğümüz yerin gerçek anlamı sorgulanmaya başlıyor.

Son iki yüz yılda insanın teknoloji, bilim ve gelişime olan inancı, dünyanın sınırsız sayılan kaynaklarının tahmin edilemeyen bir hızda azalmaya başlaması ve teknolojinin dünyanı etkileyemez sanılan yan etkileri, insanlığı yakın gelecekte yaşam ve gelişimin ne olduğuna dair tariflerini değiştirmek zorunda bırakıyor.

Küreselleşme yaklaşımları bir yandan dünyadaki sınırları kaldırırken, toplumların varlıklarını sürdürebilmelerinin çözümünün yerel yeterliliğin artmasında yatmaya başladığı görülüyor. Yani dünyanın ekolojik dengelerinin korunması için gereken yaşam tarzı bir anlamda eskiye dönmeyi gerektiriyor. Gerek enerji gerek gıda ihtiyaçlarının olabildiğince yerel çevrede karşılanması ihtiyacı doğuyor. Aksi bizi artık sürdürülemez bir yaşama götürüyor.

Benim çocukluğumda okullarda kutlanan bir “yerli malları haftası” vardı, hala böyle bir hafta kutlanıyor mu diye merak ediyorum. Belki başka nedenler ile yerli üretimin üzerinde durulurdu. Türkiye’de satılmakta olan ürünlerin acaba yüzde kaçı Türkiye’de üretiliyor? Farklı ürünler ve sektörler arasında bu yüzde acaba nasıl değişiyor? Son iki yıldır birçok bilginin izini sürmeye çalışıyorum, bu konularda çalışmalar yapan birçok grup ile irtibat kuruyorum, ama yine de Türkiye ile ilgili verilere ulaşmak kolay olmuyor, bazen mümkün olmuyor.


Son günlerde Simon Dresner’in“Sürdürülebilirliğin Prensipleri – The Principles of Sustainability” adlı kitabını okuyorum. Dresner çevre ve sürdürülebilirlik konularında son birkaç yüzyılda yazılan ve yaşananları, son 40 yılı daha detaylı ele alarak aktarıyor. Sürdürülebilirliği birçok yönden ele alıyor. Oldukça detaylı hazırlanmış bir kitap. Ve bir yandan sürdürülebilirliğin temin edilmesinin zorluklarını da gözler önüne seriyor. Ülkeler arasında, toplumlar arasında bir hedef birliğine varmanın ne kadar zor olduğunu da. Toplumlar için gelişim ve ilerlemenin getirdiği güçten vazgeçmek kolay görünmüyor. Ancak bu süreçte doğanın sınırları ne kadar göz ardı edilebilir?

Dresner sormadan geçemiyor: İnsanlar kendi rahatları kaçana kadar mı sürdürülebilirliği savunuyorlar? Dresner’in kitabı dünya, insan, yaşam, sürdürülebilirlik, gelişim, küresel ve yerel kavramları üzerine hem çok bilgi veriyor, hem de cevaplarının her gün tekrar verilmesi gereken soruları birbiri ardına ortaya koyuyor.

Kitaplar soru sormaya devam ediyor. Biraz zorlansam da, benim cevaplara olan umudum da hala varım diyor…


9 Aralık 2009 Çarşamba

Beşikten Beşiğe - Hayal mi Gerçek mi?



Beşikten Beşiğe/Cradle to Cradle” mimar William McDonough ve kimyager Michael Braungart tarafından yazılan ve 2002 yılında yayınlanan bir kitabın adı olduğu gibi bir tasarım ve üretim yaklaşımının da adı aynı zamanda. Dünyada bir devrim yaşanıyor ve gönlüm Türkiye’nin bu çevre devriminin içinde yer almasını diliyor.

Beşikten Beşiğe her ürünün tasarım aşamasında tüm yaşamını ve kullanım ömrü sonunda ürünün nasıl değerlendirileceğini dikkate alan bir yaklaşım. Ürünün tüm malzemelerinin ve tüm üretim aşamalarının insan ve çevre sağlığını korumasını şart koşan, doğaya ve insana az zarar vermeyi değil tamamen yararlı olmalarını şart koşan bir sistem.

Beşikten Beşiğe ürünlerinin kullanım ömürleri sonunda atık olmamaları gerekiyor. Bu kavrama göre atık esasında bir besin, aynen doğada olduğu gibi. Nasıl doğada bir ağacın ürettiği her şey geri dönüşebiliyor ve doğa için besin oluyorsa, bir ürünün tüm üretim aşamaları da doğa için besin üretmeli ve ürün de atılacağı zaman ya doğada ayrışmalı ve doğal sistemler için besin olmalı ya da üretim hatları için hammadde olmalı. Hiçbir fire söz konusu olmamalı, yani beşikten beşiğe bir ürünün hiçbir parçası dolgu sahasına giden bir atığa dönüşmemeli, doğaya kesinlikle zarar vermemeli. Üretim sisteminde geri dönüşüme tabi tutulacak olan malzeme ya hammadde özelliği %100 korumalı ya da doğada tamamen çözülmeli.

Günümüzde Türkiye’de geri dönüşümde atıkların toplanması konusunda eksiklikler var. Dönüşmesi mümkün olan büyük miktarda atık hala dolu sahalarına gidiyor. Ancak geri dönüşüm ile ilgili sıkıntı burada bitmiyor. Geri dönüşümden sonra işlenen malzemeler birbiri ile karıştığı içim hammadde özelliklerini yitiriyorlar. Eski arabaların araba çeliği boyalardan ve diğer malzemelerden tam olarak ayrılamadığı için tekrar araba çeliği olarak kullanılamıyor; onun yerine örneğin binalarda kullanılan çelik hammaddesi olabiliyor. Plastikler birbirleri ile karışarak kimyasal özelliklerini gittikçe yitiriyorlar. Er ya da geç ömürlerini bir dolgu sahasında tamamlıyorlar. Burada çevre zararına ek olarak büyük bir ekonomik kayıp meydana geliyor.

Sıfır atık kavramını bile doğru bulmuyor Beşikten Beşiğe kavramın yaratıcıları McDonough ve Brungart. Atık kavramını yaşamımızdan çıkarmamız gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre atık kötü tasarımın bir sonucu. Odaklandığımız şeyi yarattığımıza inanan ikili insanoğlunun içindeki potansiyele dikkat çekiyorlar. Bilgi, zekâ ve teknolojiyi kullanarak faydalı ürünler yaratabileceğimize inanıyorlar. Esasında inanmaktan fazlasını yapıyorlar; bunu nasıl gerçek olabileceğini gösteriyorlar.

Beşikten Beşiğe kitabı 2002 yılında yayınlandı ama bu kavram 1990’lı yılların başında William McDonough ve Michael Braungart’ın New York’ta tanışmaları ve doksanlı yıllarda dünyanın farklı yerlerinde uygulamalar yapmaları ile oluşuyor. Kitap bu süreç ve tecrübeleriyle oluşuyor. William McDonough 1999 yılında Time dergisi tarafından “Gezegenin Kahramanı - Hero of the Planet” seçiliyor. Çevreye yönelik çalışmaları nedeni ile ödüller alıyor. Bu ikili doğruluğuna inandıkları şeyleri söylüyorlar; ama söylemekle kalmıyorlar teknik bilgilerini de kullanarak bunların hayata geçirilebileceğini ispatlıyorlar.

Örneğin yine 1990’larda İsviçre’deki bir tekstil firması atık problemleri nedeni ile William McDonough’a başvuruyor. McDonough Michael Braungart’ı ekolojik kimyager olarak projeye davet ediyor. Bu fabrikanın tüm ürünleri ele alıyorlar ve sadece zararsız hammadde ve boyalardan üretilmek üzere yeniden tasarlıyorlar. Kullandıkları ana prensip: Atık=Gıda. Bu formül beşikten beşiğe kavramının temel taşı. Bu prensip ile fabrikanın ürünlerini ve üretim hattını yeniden tanımlarken tüm ürünlerin doğal malzemelerden oluşmasına ve atık olarak adlandırılabilecek her şeyin biyolojik yaşam veya sanayi üretimi için bir besin-hammadde olması sağlanıyor. Sonuçta fabrikanın atık suyu fabrikaya giren şebeke suyundan daha temiz hale geliyor. Yani atık sorununu çözmekle kalmıyorlar, suyun kalitesini arttırmış oluyorlar. McDonough ve Braungart “Çözüm yasaklar ve denetim değil,” diyorlar. Onlara göre “Çözüm doğru tasarım. Doğru tasarlarsan denetime gerek kalmaz.”

Üretim için enerjinin yenilenebilir kaynaklardan, özellikle güneş enerjisinden gelmesi önemli prensiplerinden bir tanesi. Aynı zamanda su kalitesinin korunmasının gerekiyor. Hatta “Korumak yeterli değil kalitesini arttırmalısınız,” diyorlar ve bunu başarıyorlar.

Örnekler gerçekten çok ve etkileyici. Tasarladıkları binalarda çalışanlar arasında devamsızlık azalıyor mesela. Fabrika çalışanlarının idare ile olan ilişkilerinde düzelme oluyor. Binalarında dikkate aldıkları faktörlerin başında aydınlatmanın doğal ışıkla yapılması ve mekân için hava kalitesinin çok iyi olması geliyor. Binaların içinde yaşayanlara saygılı olması gerektiğine inanıyorlar. Ve binaların aynı zamanda içinde bulundukları çevre ile uyumlu olması gerektiğine.

“Üretken olalım ve bu da iyi olsun,” diyorlar. Tasarladıkları binaların ağaçlar gibi olması gerektiğine inanıyorlar. Bir bina kendi enerjisini sağlamalı, havayı ve suyu temizlemeli. Amerika Birleşik Devletleri’nde Oberlin Üniversitesi’nde tasarladıkları bina kendi atık suyunu doğal yollardan temizlediği gibi harcadığından daha fazla elektrik üretmeyi de başarıyor.

McDonough ve Braungart Beşikten Beşiğe kavramını bir yaşam prensibi olarak moleküler seviyeden şehir planlaması seviyesine kadar taşıyorlar. Braungart bir kimyager olarak ürünlere giren her maddeyi moleküler seviyesine kadar incelerken McDonough sadece binaların değil şehirlerin beşikten beşiğe prensipleri ile tasarlanması için çalışıyor. Hollanda’da beşikten beşiğe kavramını benimseyen şehir ve bölgeler var. Hollanda Hükümeti bu kavramı bir ülke politikası olarak sahiplenmiş durumda. Dünyanın diğer bir köşesinde, Çin’de bu kavram ile yeni şehirler planlanıyor. Çin bu yaklaşımı döngüsel ekonomi prensibi olarak yaşamına entegre etmek için büyük gayret gösteriyor.

Onların çalışmalarından etkilenen ayakkabı firmaları tasarımlarında zehirli maddeleri çıkarıyorlar ve ürünlerini bu prensipler ile yeniden tasarlıyorlar. Bir ofis mobilyası firmasını tesislerini buna göre yeniliyor, yeni ürünler tasarlıyor, eski popüler ürünlerini bu prensiplere göre yeniden tasarlıyor. Dünyada binlerce firma şampuandan temizlik ürünlerine, inşaat malzemelerinden sanayi ara maddelerine, halıdan tekstil ürünlerine, paketleme malzemelerinden mobilyaya, yer kaplamalarından sörf cila tahtasına birçok ürünü beşikten beşiğe prensipleri ile üretiyor. Bu prensipler ile üretilen ve kullanılıp atılan kısmı tuvalete atılıp dönüştürülebilen bir bebek bezi bile var.

William McDonough ve Michael Braungart’ın ortaklaşa kurdukları bir firmaları var ve çok dikkatli bir süreç ile beşikten beşiğe prensiplerine uyan firmalardan isteyenleri sertifikalandırıyorlar. Bu sertifikayı almış altı yüzü aşkın ürün var, ve binlerce ürünün de sırada olduğu biliniyor.

Bu yeni tasarım ve üretim akımı ile üreticiler ve tedarikçileri kendilerini yeniliyorlar, tüm ürünlerini ve üretim süreçlerini teker teker yeniden ele alıyorlar. Kolay bir süreç değil. Ancak dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre sorunlarının çözülebilmesi içinde böyle radikal ve kökten değişimler gerekiyor. İnsanoğlu özündeki kuvvet ve yaratıcı zekâsı ile gurur duyduğu çözümler yaratabiliyor. İsterse ve seçerse.



Beşikten Beşiğe



Tasarım ile ilgili çok önemli bir kavram var. Tasarımcı değilseniz ya da sürdürülebilirlik konuları ile yakından ilgilenmiyorsanız belki de henüz çok duymadığınız bir kavram olabilir bu ama herkesin farkında olması gereken bir kavram diye düşünüyorum. Bilinçli tüketici olmam sadece haklarımızı korumak anlamında değil çevreyi korumak anlamında daha da önemli hale gelir. Kavramın adı Beşikten Beşiğe / Cradle to Cradle. Tasarıma ve geri dönüşüme bambaşka bir anlam getiriyor. Bazen C2C şeklinde de ifade edilen bu tasarım şekli atık ve atıkların yeniden kullanımına yeni bir yaklaşım getiriyor.

William McDonough ve Michael Braungart’ın “Cradle to Cradle, Remaking the Way We Make Things” İngilizce okuma şansınız varsa Beşikten Beşiğe kavramına dair önerebileceğim bir kitap. Türkçe olarak dergilerde çıkan yazılar dışında ben henüz bu konuda bir kitaba rastlamadım. McDonough ve Braungart’ın kitabının kendisi bile bir şeylere dikkat etmeye çalışıyor. Kâğıttan değil suya dayanıklı sentetik kâğıttan yapılmış bir kitap. Ağaçların kâğıt olarak tüketilmesine bir alternatif sunarak giriyorlar konuya ve daha ilk sayfalardan insanın ilgisini çekmeyi başarıyorlar. Tasarımın doğayı ve çevreyi koruyarak nasıl daha etkin kullanılabileceği konusunu gündeme getiriyorlar. Kitabın ilk baskısının yapıldığı 2002 yılında beri büyük bir farkındalık yaratmayı başarıyorlar. Türkiye’de maalesef henüz yaygın olarak tanınmıyorlar.

Kitapta yazarlarının deneyimlerinden genel farklı hikâyeler, bilgiler var. Aklımda kalan önemli bir cümle var: Tasarım niyetin işaretidir. Ne kadar çok şey söylüyor bu cümle. Yaşamlarımızda, kasabalarımızda, şehirlerimizde, ülkelerimizde - ne kadar çok şey söylüyor. Nelere niyet ediyor ve bunları nasıl yansıtıyoruz?

Ve diyorlar ki, doğadaki canlıların çevreye zarar verme anlamında bir tasarım sorunu yok. İnsanoğlunun var. Atık ve çevre problemlerinin insanoğlu tarafından yaratılanlarına insanların çözüm bulması gerekiyor. Hem de acilen.

Bu kitap ve bu yaklaşım bana yeni bir ufuk açtı. Atığı azaltmak gereği ile karşı karşıya olduğumuzu gördüğüm bu günlerde bu yaklaşım “atık kavramını yaşamımızdan çıkarmayı” öneriyor. Atık dediğimiz şeyin nasıl uzun dönemler boyunca kullandığımız farklı ürünlerde ham madde olarak kullanılabileceğine ışık tutuyor. Ne kadar farklı bir bakış açısı değil mi?

Dünyada şu an da üretilmek olan ürünlerin en azından yüzde doksanı beşikten mezara mantığı ile üretilmekte. Yani kullandığınız bir ürünün kullanım ömrü bittiğinde muhtemelen bir dolgu sahasına atılmak üzere göndermektesiniz. Yazarların kitapta net olarak vurguladığı gibi gerçekten tüketilen gıda malzemeleri dışında milyarlarca liralık malzeme, doğal kaynak dünyanın her yerinde toprağa gömülüyor. Bu sadece çevre sorunu değil aynı zaman da büyük bir ekonomik kayıp. Endüstri devrimi ile dünyada üretim ham maddenin işlenmesi ve bundan bir ürün yaratılması ve sonrada bu ürünün işi bitince atılması sistemi üzerine kurulmuş. Ancak bu üretim ve tüketim yaklaşımı dünyayı ve insanoğlunu bir iki yüzyıl içinde büyük kaynak tüketimi ve çevre koruma sorunları ile karşı karşıya bırakmış durumda. Dünyanın bitmez tükenmez görünen kaynakları tükeniyor, ve bozulmaz sanılan ekolojik dengeler sallanır durumda. Geleceğimizi toprağın altında gömüyoruz ve hızla yaklaşmakta olduğumuz sıkıntıların gerçekten farkında olup olmadığımız incelemeye değer.

O kadar çok yaraya o kadar güzel dokunuyorlar ki bu kitapta. Hangilerini paylaşsam. İnşallah Türkçeye en kısa sürede çevrilir. Mimarların, mühendislerin, kimyagerlerin, çevrecilerin, tüketicilerin, herkesin okuması gereken bir kitap. Konuya gerçekten yaşamını adamış ve anlattıklarını deneyimlemiş kişilerin inandıkları ve uyguladıkları şeyleri anlattıkları bir kitap. Dünyanın üretim ve tüketim sorunlarına gerçek bir çözüm getirebilir. Atmak için değil kullanmak için tasarlamak, tekrar tekrar ve tekrar kullanmak için. Atıkların ham madde olabildiği bir yaşam tasarım sistemi. Yaşamı atık yaratmayacak şekilde tasarlamak. Tasarım ile insanoğlunun ihtiyaç duyduğu konforu zarar vermeden, gerçekten insana ve çevreye zarar vermeden sağlamak. Evet, inanıyorum ki bu konuda bir şeyler yapmak mümkün. Eğer istersek, denersek ve buna göre tasarlarsak.

Haydi Türkiye artık eskimeye başlayan bu yeni tasarım yaklaşımına uyan.



"Beşikten Beşiğe" TRT Radyo1 'de


13 Ağustos 2009 Perşembe günü Saat 12:00'de Zeynep Kocasinan TRT Radyo 1'de Sn. Banu Demir tarafından hazırlanan "Atık Servettir" programına konuk olmuştur.
"Atık Servettir" programının 1 Ocak 2009 tarihinden itibaren yayınlanan 2009 yılı program kayıtlarını www.trt.net.tr adresinde podcast yayınlarından dinlemek mümkün.

http://www.trt.net.tr/medya/ses/2009/08/17/9936c005-1276-4fa0-ae74-ab0b0b37be02.mp3